
Alışılmış kurumsal yapı içinde yer alan hangi şirketin CEO'su ile konuşursanız, büyük bir ihtimalle size üretimin parasal ölçüler çerçevesinde değerlendirildiğini (yani, kar ve karlılık sınırları) söyleyecektir. Eğer rakamsal değerler sürekli artış göstermekte veya ulaşılan hedefler istikrarlı bir şekilde muhafaza edilebilmekteyse, kurum içinde herhangi bir değişikliğin olmaması için elden gelen herşey yapılır. Ancak, üretimde düşüş meydana geldiği anda, şüphesiz bunu ilk farkeden kişi CEO olacak ve tepeden başlayarak tabana doğru yayılan bir dizi gelişme sonucunda işten çıkarmalar, ve küçülme çalışmaları başlayacaktır; ve bu gelişmelerin de tabandan yukarılara doğru yayılan korku ve panik ortamının doğmasına yol açması kaçınılmazdır.

Ama, insanların çalıştığı – yarattığı – yenilikler kurguladığı fiziksel çevrede değişim yaratmaya ne dersiniz? Birçok şirket ‘açık plan’ olarak tanımlanan yerleşim düzenini benimsemiştir. Bu düzende çalışanlar bir sıra halinde ardarda dizili küp formundaki alanlarda otururlar ve bu yerleşim düzeni sayesinde çalışma yerinde varolan karşılıklı etkileşim ortamı çalışan zihinlerin işe yönelik uyum geliştirmelerini sağlar.

Kendilerine özel, kapalı sığınaklarında saklanmaya alışmış olan bireyler birden bire diğer iş arkadaşlarını dinlemeye ve işle ilgili konu, fikir ve sorunları açıkça ve samimiyetle tartışmaya zorlandılar ve yalnızlıklarına çekilme alışkanlıklarından vazgeçmeleri gerekti. Değişime uyum sağlamakta güçlük çekenler ya işten çıkarıldılar ya da etkin çalışamadıkları için yetersiz kaldılar.

Çalışma mekanı tasarımının geçirdiği bu değişim süreci esnasında, bu konuya ayıracak finansal gücü olan birçok büyük şirket, paralar harcayarak dış görünüşleri mimari anlamda etkileyici ve heyecan verici – modern, düzgün, medyanın ilgisini çekebilecek - binalar yaptırdılar. Ama, aynı zamanda işlerin gerçekleştirildiği iç mekanda neler olup bittiğini takip etme konusunda ise, ihmalkar kalmaktaydılar.
Küp biçimindeki ofis alanı kavramı giderek tekdüze, sıkıcı ve son derece sistematik bir çalışma mekanı ile eşanlamlı olmaya başladı. Çalışma mekanı tasarımında yeni bir dönem başlamaktaydı ve bütün dünyada bu konuyla profesyonel anlamda ilgilenen tasarımcılar, bir kurumun yaptığı işin ona uygun olan tasarımın ortaya çıkmasındaki en önemli ön koşul olduğunu ciddi olarak düşünmeye başladılar.

Londra’daki Jump Studios şirketi, Red Bull Genel Müdürlük Merkez Binası için yenilikçi kurguyla gerçekleştirdiği tasarım ile yeni nesil çalışma mekanlarının gelişimine önemli katkıda bulunmuştur. Çalışma ortamının tasarımında adrenalin ve enerji kavramları hakkında fikirler geliştirilerek başlandı – bu kavramlar doğrudan markanın kendisiyle bağlantılıydılar. Ofisler, West End muhitindeki üç katlı bir ondokuzuncu yüzyıl yapısında konumlanmış. Konuklar enüst kattaki ana resepsiyon alanına alınıyor – burası çalışanlar için sosyal yaşam alanı olarak ayrılmış olup, bir kafenin yanısıra çeşitli toplantı noktaları ile yönetim kurulunun da toplandığı ana toplantı salonundan meydana geliyor. Tüm mekanı saran karbon fiber malzeme sayesinde sağlanan bütünsellik, binanın dışındaki gölgelikle başlıyor, içeri girerek yönetim kurulu topantı salonunu çevreliyor, resepsiyon alanından geçiyor, katlar arasındaki boşluğu doldurarak katları gerçekten de biririne bağlıyor ve son olarak da en alt katta kısa sohbet veya ayaküstü görüşmeler için bir ortam yaratarak işlevini tamamlıyor. Adeta bir rampaya benzeyen uygulama ile Red Bull’un çağrıştırdığı çeşitli zor ve tehlikeli sporlara doğrudan gönderme yapılmış oluyor.

Danimarkada bulunan Bosch & Fjord şirketi de çalışma alanı ve iş ortamının giderek değişmekte olan gereksinimlerine uygun birçok projeyi gerçekleştirmiş bulunuyor. Bir dizi toplantı odası, bir resepsiyon alanı, bir kafe ve birkaç toplantı alanını içeren son projelerinden birini Billund, Danimarka’da bulunan ve dünyadaki Lego ürünlerinin çoğunun yaratıldığı, tasarlandığı ve üretildiği Lego Group için tasarlamışlar. Dünyanın her yerinde varlığını sürdürmekte olan Lego gibi bir şirket için yaratıcı yetenek ancak insanlar, ürünler ve fikirlerin içiçe geçtiği ve karşılıklı iletişim içinde oldukları dinamik ortamlarda yeşerir ve Bosch & Fjord tasarım ekibi de özellikle bu konsepte uygun toplantı odaları ve mobilyalar yaratarak amaçlarının başarıyla gerçekleşmesini sağlamışlar.
Peki, bir kurumun giderek değişen gereksinimleri nasıl karşılanmalı? İşte, bu noktada Bosch & Fjord, bir odayı insanların oluşturmadığına; odanın insanları oluşturduğuna inanmaktalar. Çoğunlukla bir ofisin fiziksel ortamı, şirkette gerçekleştirilenlere göre biçimlendirilmelidir. Bu anlamda ele alındığında, tasarım, sosyal anlamda çalışanlar arasındaki geleneksel ast-üst sıralamasını ortadan kaldırmakta ve yerine birlikte, karşılıklı bilgi ve fikir alışverişinin ve iletişimin tesis edildiği bir düzen getirmekte. Bosch ve Fjord, Kopenhag’daki IT Üniversitesinin Yenilikçi Yaratım ve Kurgulama Laboratuvarı için bir mobilya sistemi yaratmış bulunuyorlar. Tasarladıkları odalar nakliye ünitelerine benziyor ve belli başlı üç ortam sunuyorlar: Küçük bir toplantı odası, küçük bir mutfak ve büyük bir çalışma masası ve bunların hepsi kolaylıkla kuruluyor, toplanıyor, düzenleniyor ve yeniden yapılanabiliyorlar.

Açıklayıcı ve anlaşılmayı kolaylaştırıcı rehber bilgileri vermeyen veya alışılmışın dışında uygulanan yeni bir iş ortamı tasarım modeli, görsel anlamda ilginç ve zihnen heyecan verici ve merak uyandırıcı ortamlar sunmayı başarır. Steve Jobs Bohlin Cvwinki Jackson’ı görevlendirerek kendilerinden San Francisco’nun dışındaki dev boyutlardaki Pixar Animasyon Stüdyolarının tasarımını yapmalarını istemiş.(BCJ dünyanın çeşitli yerlerinde bulunan on adet Apple Mağazasını da tasarlamış bulunuyor.) Jobs tasarıma bir yüzme havuzu, futbol sahası, basket sahası ve fitness merkezi dahil edilmesi üzerinde ısrar ederken, asıl amacı tasarımın uzun soluklu ve kalıcı olmasını sağlamaktı.
 İç mekanda bulunan 37,000 metre kareya yayılan büyük alan resepsiyon, dinlenme köşesi, kafe, sanatsal çalışma odaları ve büyük bir tiyatro ve sinema salonu mekanlarını kapsamakta. Çalışma alanları 15,000 metre karelik bir alanı kaplamakta olup burada 650 personelin ofisleri yer alıyor. İlginç bir düzenlemeyle ofisler kişilere özel hazırlanmış olup, her bir ofiste altı kişinin çalışması düşünülmüş ve tüm ofisler merkezi bir toplantı alanının etrafına yerleştirilmişler.

San Francisco’daki Garcia + Francisca isimli şirket ise, iç mekan düzenlemesini rengarenk ortamlar seven Jobs’un tavsiyeleri doğrultusunda ve yüzyıl-ortası tarzda klasikler ile gerçekleştirmiş. Mekanın her yerinde Cassina, Ligne Roset, Eames, Aalto and Platner’den parçalar karşınıza çıkıyor. Belki de en etkileyici yanı ise, elde dokunmuş bir dizi Tibet halısının serili oldukları geniş ofis alanlarına sundukları rahat ve konforlu ortam.
Los Angeles’daki Clive Wilkinson Architects şirketi Googleplex olarak bilinen, Google’ın genel müdürlük binasını tasarlamış bulunuyor. Yapıda kurum içindeki herkesin azami rahatlık ve esneklik içinde hareket edebilmelerini sağlamak amacıyla açık vekapalı alanların birlikte kullanımı gerçekleştirilmiş. Çalışanlar üç veya dört kişilik gruplar halinde yerleşmişler ve her gruba ait olan paylaşım mekanında, içinde kanepelerin olduğu bir toplantı alanı da bulunmakta.

Diğer imkanlar arasında ise bir fitness merkezi ile masaj odaları da olan bir spa’nın yanı sıra, tüm işyerinde çeşitli video ve masa oyunlarının oynanabildiğini görmekteyiz; ayrıca, kafe ve yemek odaları da tam hizmet sunmaktalar. Yine, etrafta parlak renkler görüyoruz – renkli cam paneller, parlak kırmızı duvarlar, yeşil, çim saha benzeri zemin döşemesi – hepsi de beyaz çalışma noktalarıyla birlikte yerlerini almışlar.

Sonuçta, mükemmel ofis ortamının nasıl yaratılacağını açıklayan genel kuralların olabileceğini söyleyemeyiz. Tasarımcının açısından bakıldığında, sözkonusu alanda nasıl bir iş yapılacağının anlaşılmış olması gerekiyor ve planlama bu çerçevede gerçekleştiriliyor.

Artık açık-plan olarak nitelenen dilim dilim bölünmüş ofis alanlarının yaratıcılığı destekler nitelikte olduğu düşünülmemekte. Işık ve çevredeki ses veya gürültü gibi fiziksel faktörler şüphesiz insanların birbirleriyle çalışmalarına etki ediyor. Bir duvarın renginin değiştirilmesi veya bir çalışma noktasının açılarının değiştirilmesi gibi basit yenilikler bile, yaratıcı düşüncenin gelişimi için gerekli çabaları önemli ölçüde etkileyebilmektedir.

Herkesin sadece kendi masasında en iyi çalışmayı gerçekleştirdiği söylenemez. Kişiye özel çalışma alanları, çalışanın kendini organize etmesine yardımcı olurlar – yakındaki toplantı odasında veya paylaşılan bir toplantı alanında iş arkadaşlarıyla yaptığı toplantıdan çıkınca, kişinin dönüş yaptığı merkez işlevini görür – veya kişinin kıran kırana ping pong ya da foosball oyunu oynadıktan sonra döndüğü yerdir.

İşyerindeki arkadaşlarımızla birlikte çalışma düzenimize yeni yaklaşımlar getirme sürecini destekleyen yeni ve etkileyici olanaklar henüz başlamış bulunuyor

İşyeriniz (veya bildiğiniz bir işyerinin) süper cool ve yaratıcı bir çalışma mekanı olduğunu, çoğu iş ortamını saran alışılmış ve sıradan kuraları aşmış bir yer olduğunu mu düşünüyorsunuz? Eğer cevabınız evet ise, bize
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
adresinden ulaşmanızı bekliyoruz.
|