Perşembe, 07 Haziran 2007 |

İtalya karmaşık ve çok renkli bir ülke. Sadece politikası değil, tasarımları da öyle. Italyan tasarımı, genel anlamda, aynı anda işlevsellik ile ince bir alay, bir espriyi de birlikte dile getirmekte çok usta. Estetik üstünlük, belki de mükemmelliyet diyebileceğimiz estetik unsurlar ve izlenimler İtalyan tasarımının sonucu yaratılan objelerde kendilerini belli ederler. Bu toprakların erkeksi tarasım ve mimarisinde son derece insancıl ve duygusal unsurları bir bütün olarak algılarız.
Ancak, bugün, toplumu tanımlayıcı öğeler olarak beliren tutku ve dişil erkeksilik artık birçoklarına klişeleşmiş gibi geliyor. Artık İtalyan’ların super arabalarının blok duruşları ve ‘güzellik oyunları’ ile konuyu kısaca kapatamamaktayız. İtalyan tasarımında hala varlığını etkin olarak sürdüren bir takım orijinal karakteristik özellikler varlıklarını sürdürüyorla ve hala bu özellikler tasarımcılara ve mimarlara ilham veriyorlar. En önemlisi de, işlevselliğe duyulan ihtiyacın artması ve konu malzeme, renkler ve kumaşlar olduğunda adeta tutku derecesinde işlevselliğin ve kolay kulanılabilir olmanın birinci derecede önem kazanması. Burada sunduğumuz, insanı adeta esir alan ev tasarımının da, bu iki prensip çerçevesinde oluştuğunu düşünüyoruz.

İlk bakışta bina rahatsız ve huzursuz bir izlenim veriyor. Gözlerimizi etrafa çevirdiğimizde ise gökyüzüne doğru yükselen görkemli dağlar ve bunların üzerine serpiştirilmiş otantik köyler görüyoruz. Bina, sanki oraya emaneten konmuş da, daha sonra kaldırılacakmış izlenimi vermekte. Ancak, lütfen bakmaya devam ediniz ve binanın hem şeklinin hem de doku anlamında yapısının, üzerinde konumlandığı coğrafya ile mükemmel uyum sağladığını göreceksiniz. Dış cephede gördüğümüz keskin açılar, çevre dağların görkemli zirveleriyle uyumlu; etraftaki geniş yeşillik ve ormanlık alan ise yapının ahşap malzemesiyle bütünlük içinde.
Ancak, içeriye girdiğimiz zaman, tasarım adeta hafifliyor, belli belirsiz oluyor. ‘Baştanbaşa çok güzel olmak’ yerine fonksiyonel ve kullanışlı olmasına özen gösterildiği hemen anlaşılıyor. Zaten, ‘baştan başa çok güzel’ mantığı ile hareket edilmiş olunsaydı binanın yapılış amacından, varoluş amacından uzaklaşılmış olunurdu. Burası, öncelikle içinde yaşamak ve yaşamı sürdürmek için tasarlanmış. Zarif çizgilerle belirlenen ve güzel şekillerin bir araya getirilmesiyle oluşturulan bir vitrin olması için tasarlanmamış. Şık, zarif ve pastel renk tonları, evin içinde yaşayanlara kendilerine ait bir yaşama alanı yaratma imkanı tanımakta. Aksi olsaydı, heyecanlı ve kendini tanımlama çabasında olan bir dekoratörün orada yaşayacak olanlara kendi istediği ortamı kabul ettirme çabası gibi dururdu.

Bütünüyle ele alındığında, bu yapı diyalog tesis etme amacı ile tasarlanarak inşa edilmiş bulunuyor. Bu noktada durup, konuyu değişik boyutlarda düşünebiliriz. Eski kurallara bağlı mimarlar olarak, artık böyle yapılar mı yapmalıyız veya bundan böyle benzeri tasarımlara mı ağırlık vererek devam etmeliyiz? Veya yeni mimari ifade yolları mı aramalıyız? Ya da mimari tasarımlara yeni yorumlar mı getirmeliyiz? Güzel bir bina olmayabilir; ama, akıllıca yapılmış ve kendini tanımlayan, şahsiyet sahibi bir yapı. Bu özelliklerinden dolayı alkışı hakediyor. Matt Hussey.
( Bu veya benzeri bir konu için - şirketinize,markanıza veya kendinize ait... ya da tanık olduğunuz - Türkiye’den dünyaya ulaştıracağımız “cool” bir haberiniz ve görüntünüz varsa lütfen bize
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
adresinden ulaşin )
|