Tenerif’deki Ev, Kanarya Adaları |
Çarşamba, 07 Mayıs 2008 |
 Dünyanın her yerindeki olağanüstü tasarımları bulmak için çabalıyoruz ve Afrika’nın kuzey- batı kıyıları yakınında yer alan Kanarya Adaları’nın en büyüğü Tenerif’de ahşap, cam ve çimento kullanılarak inşa edilmiş, olağanüstü bir mimarlık örneği yapı bulduk. Tenerif’deki Ev, siyah kum örtülü sahilin 300 m yukarısında yükselen kayalıkların üzerine konumlanmış bulunuyor.
Evin girişini takiben devam eden üst kat, aslında iki katlı günlük yaşam alanını oluşturmakta. Ve beton basamaklardan inerken karşılaştığımız minimalist tarzda yapılandırılmış iç mekan, adeta binanın içinde konumlandığı doğal ortamın devamını oluşturuyor – gökyüzü ve denizin mavi renklerinin dikey yönde birbirini tamamladığı bir ortam. Derken, doğal dünyanın duyumsal etkileşimleri, insan eliyle yapılmış olan formu sarmalıyor ve ev, çevresi ve ortamı içinden şekil alarak belirginleşiyor.

Evin günlük yaşam alanları L-şeklindeki planın kısa kolu üzerine yerleştirilmiş; öte yandan, iki yatak odası ve iki banyo ise, uzun kolda yer alıyor. Hem günlük yaşam, hem uyuma alanları, adeta akarak doğaya karışan bir ahşap teras ile havuza açılmakta.
Beton malzeme kullanılarak yapılandırılan iki-katlı günlük yaşam alanının ağırlığı sayesinde kolayca ve rahatlıkla terasta cam paneller kullanılabilmiş. Mobilya olarak odada sadece bir le Corbuiser koltuk ile Mies’ Barcelona iskemle yer alıyor; onlar da, iki katlı raf düzeninin duvarıyla, küçük şöminenin buluştuğu noktadan hayli uzaktalar.

Uyuma alanlarının her ikisi de teras ve havuza açılıyor. Her odanın özel banyosu var – ve esas yatak odasında kalanlar ise, yataklarından ve banyodan aynı manzarayı seyredebilmekteler, çünkü lavabo ve küvet yatağın ayak ucu hizasında konumlanmış bulunuyor.
 Evin bir bodrumu bile var ki, burada yer alan ev tipi spor salonu, cam duvarı sayesinde havuzun bir kenarını görebilmekte. Bir İspanyol adasında yer alan bu evde aklımıza gelip de bulamadığımız hiç bir şey olmadı – büyük bir şarap mahzeni hariç; o zaman burada sık sık konuklar ağırlanabilirdi. Andrew J Wiener

|
Casey Brown Mimarl1k – James-Robertson Evi |
Cumartesi, 19 Nisan 2008 |

James-Robertson Evi, tasarım anlamında Great Mackerel Kıyısı’na uzanan dik yamaçta koya hakim bir noktada konumlanmış olup, sahiplerine sürekli yaşadıkları bir mekan sunmakta; yaşama, uyuma ve konuk ağırlama bölümleri olarak üç ayrı birim şeklinde düşünülen yapı, cam, çelik ve bakır kullanılarak inşa edilmiş.
Sydney konumlu Casey Brown Mimarlık şirketi, yapıları doğal çevrenin üzerine yerleştirme prensiplerine göre inşa ediyor ve bu evin de, koyun mavi sularının üzerinde yükseliyor olması, burada da aynı kuralın geçerli olduğunu göstermekte. Kendileri de aynı yamaçta yaşayan mimarlar, James-Robertson Evi’ni yapılandırırken doğal ile sonradan yapılan arasındaki ilgi ve dengeyi sağlamak amacıyla bölgenin iklim ve topografik koşullarını göz önüne almışlar.

Konuklar ve bölgede yaşayan çok az sayıda kişi, arabalı vapurla koyun bir ucundan diğerine geçtikten sonra, kıyıdan denize doğru uzanan rıhtımı da geçerek Great Mackerel Kıyısı’na ulaşabilmekteler. Yamaçta konumlanmış olan evler Ku-ring-gai Milli Park’ının – Sydney’in hemen kuzeyinde yer alan geniş ve korunmuş alan – kenar sınırından başlıyor – ve burada yol olmamaması, kesinlikle araba olmaması anlamına geliyor – ki bu, bütün dünya şehirlerinde yaşayanların en güzel rüyası olmalı.
Ev, yapısal anlamda, üç adet çift katlı bölümden oluşmuş olup, sözkonusu birimler kayaların arasından aşağıya doğru sanki dik yamaştan aşağı sarkıtılıyormuş gibi durmaktalar. İklime uyumlu olması düşünülerek oluşturulan tasarım, Koyun ötesine uzanan Güney Pasifik Okyanus’undan gelen meltemleri kucaklayabilecek geniş boşluklar ve boş alanlara yer vermiş. Güneş ışığı, açılır kapanır paravanlar, mekanik çalışan güneşlikler ile saçak ve panjurları rahatça aşarak içeriye süzülüyor; böylece ev, bir anlamda, kendi doğal ortamına karışmış oluyor. Mimarlar, yapısal malzeme anlamında yerel olarak sağladıkları ahşap malzeme ve taşın yanı sıra, çatı örtüsü olarak da bakır kullanmışlar.

Alt katta yer alan iki bölümde birer konuk odası ile banyo bulunmakta; bir alt kattaki merkezi mutfak ile yemek ve yaşam alanlarına ise, binanın dışından geçen taş basamaklarla ulaşılıyor. Alt katın 51 metre yukarısında konumlanan üst bölüme sadece çok dik bir ev tarzı asansörle ulaşım sağlanmakta. Çamaşır ve temizlik odası alt katta yer alırken, asıl yatak odası ve banyo, arazinin çevreyi kuşatan geniş manzarayı tamamamen alan en yüksek noktasına konumlandırılmış. Andrew J Wiener

|
Gün Batımını Seyreden Kulübe, Simcoe Gölü, Ontario |
Cuma, 18 Nisan 2008 |
|
 Kanada’daki Simcoe Gölü’nün kıyısında konumlanmış bulunan burada gördüğünüz prefabrik küçük evin sahibi olan çift, aslında çeyrek asırdan beri geniş bir arazi üzerine kurulu tatil ve dinlenme yerine gelmekteydiler. Ancak, geniş tatil ve dinlenme alanında yer alan büyük yapı, gece yatısına gelen konuklar ve mekanın sahiplerinin özel yaşamlarının hemen hemen tamamen yok olması anlamına geliyordu.
Dört mevsimin yaşandığı ortamın getirdiği huzur ve dinginliği yakalayabildikleri, mevcut ağaç ve yapılara dokunmadan yapılandırılmış, kendilerine ait bir “kaçış noktasına” ihtiyaç duyduklarını düşünürler. Simcoe bölgesine özgü küçük-ev tarzını yaşatan konut tipini tercih ederler.
Toronto konumlu Taylor Smyth Mimarlık tarafından geliştirilen parlak ve ödüllü çözüm, tek odalı Gün Batımını Seyreden Kulübe olarak sunulur; burası tamamen çağdaş özellikleri taşıyan gerçek bir kulübedir. Bu olağanüstü kulübe birçok mimarlık ve tasarım ödülü kazanmış bulunuyor ve sahiplerinin tüm gereksinimlerini karşılamayı başarmış.
Tek odalı, derli toplu (60 metre kare kadar) bir bütün olarak düşünülen yapıyı inşa eden mobilya ustaları, evi Toronto’daki bir araba parkında dört haftada tamamlayarak, kendi yerine 10 günde konumlandırmışlar.
Zeminden tavana yükselen üç adet dış duvar cam olup, bunların ikisi, özelliğin korunması ve iç mekanda gölge ve ışık efektlerinin yaratılması amacıyla yatay olarak konumlandırılan sedir ağacı ahşap panjurlarla örtülmüş. Sedir panjurlardan birinde yer alan büyük açıklık sayesinde, içerideki sabit yataktan gün batımı izlenebilmekte. Panjurların kalan bölümünde ise, gelişigüzel noktalarda, daha küçük açıklıklar bırakılarak, çevreyi saran doğanın çeşitli görünümlerinin iç mekana uzanabilmesi ve olağanüstü ışık desenlerinin yaratılması sağlanmış. Panjur tahtaları öyle konumlanmışlar ki, dışarıdan içerinin görünmesi mümkün değil, ama içerideyken adeta duvarsız bir mekan izlenimi yaratıyor.
 Yapının dışında kullanılan işlenmemiş sedir malzeme, zamanla gümüşi gri renge dönüşecek ve böylece kulübenin doğal çevresi içinde adeta erimesini sağlayacak. Ayrıca, mevcut büyük binadan görülebilen çatı örtüsü ise yeşil olup, buraya, bölgeye özgü yerel bitkiler dikilmiş; dahası, yapının, konumlandığı arazide öne çıkarak belirginleşmesi yerine, araziyle kaynaşması sağlanmış oluyor.
Tüm iç mekanda huş ağacı kaplama boyasız kontrplak kullanılmış olup, bina inşa edilirken yapılandırılan dolaplar da aynı şekilde oluşturulmuş bulunuyor. İç mekan zemini dışarıya devam ederek bir teras oluşturuyor ve burada kırsal ortam yaşatılarak, panjurlarla çevrili bir açık hava duş ünitesi yer alıyor.
Mekanın sahipleri burada, bugüne kadar olduğundan çok daha fazla zaman geçiriyor olmalılar. Ya sobada yaktıkları odun ateşiyle, ya da gerektiğinde elektrikli ısınma ünitelerini kullanarak, yıl boyunca kulübenin keyfini çıkarıyorlar. Büyük olasılıkla da, evlerini paylaşmak anlamında konuk ağırlamıyorlar; dolayısıyla bizler sadece görüntülerin güzelliğini seyretmekle yetiniyoruz. Tuija Seipell
|
Zaha Hadid, Guggenheim Hermitage Müzesi için açılan tasarım yarışmasını kazandı |
Pazar, 13 Nisan 2008 |

Zaha Hadid ' ın tasarladığı, suya yarı gömülmüş bir gemiyi veya bir uzay gemisini andıran gümüş renkli binası, Guggenheim Hermitage Müzesi’nin tasarımı için açılmış olan yarışmada birincilik ödülüne layık görüldü. Sözkonusu müze, Litvanya Cumhuriyeti’nin hem en büyük şehri, hem de başkenti olan ve uzun bir tarihi bulunan Vilnius’da konumlanmış bulunuyor. Avrupa’nın en küçük başkentlerinden biri olmasına karşın Vilnius, uzun, yoğun ve kültürel anlamda zengin bir tarihe sahip ve tüm bu özellikler kentin Eski Şehir denen iyi korunmş bölgesinde yer alan ve yapım tarihleri 12.yüzyıla kadar inen katedrallerde çok hoş ve güzel bir şekilde yansımakta. Pritzker ödülü sahibi Hadid’in fütürist tarzdaki binası, sanat merkezi ve müze olarak faaliyet gösterecek olup, hem New York’daki Solomon R. Guggenheim Vakfı’na ait, hem de St.Petersburg’da bulunan Devlet Hermitage Müzesi’nde bulunan seçkin koleksiyonlara ev sahipliği yapacak.

Jüri, Hadid’in (Zaha Hadid Mimarlık) tasarımını seçerken, onunla aynı derecede ünlü mimarlar Daniel Libeskind (Stüdyo Daniel Libeskind) ve Massimiliano Fuksas (Studio Fuksas) arasında bir seçim yapmış oluyordu.
Vilnius’da kısa bir süre önce kurulan Jonas Mekas Sanat Merkezi’nin yürüttüğü fizibilite çalışmasının 2008 yılının Haziran ayı ortalarında tamamlanması bekleniyor. Sonuca göre, müze en erken 2011 yılında açılabilir. Tuija Seipell

|
Dünyanın en cool evleri - Mimarlar / Fotoğraf sanatçıları, tasarımlarınızı bekliyoruz |
Perşembe, 27 Mart 2008 |

Bir arayış içine girerek, deniz kenarı konumlu veya şehir dışında, kırsal alanda yer alan evlerle, şehir içi konutlarını, ya da tatil evleri ile kayak bölgelerindeki yaşam mekanlarını kapsayan, olabildiğince cool projelerin peşine düşmüş bulunmaktayız; yakında yayınlanacak olan kitabımıza almak için en cool evleri bulmak istiyoruz. Sao Paulo’dan Sydney’e en özgün evleri arıyoruz. Biraz cool, standart lüks unsurlar taşıyan mekanlar ilgi alanımıza girmiyor. Bulmak istediğimiz evlerin, Zaha Hadid’in “Mimarinin ilkellik, hayatiyet, ve bu dünyaya ait, gerçekçi nitelikler taşıyor olanını seviyorum.” sözleriyle ifade bulan tasarımlar olduğunu belirtmeliyiz. Dolayısıyla, böyle bir evin mimarıysanız, lütfen projenizi, değerlendirilmek üzere, tarafımıza yollayınız; veya böyle bir evin resmini çekmiş olan bir fotoğraf sanatçısı iseniz, lütfen bizimle iletişim kurunuz - adresimiz
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

|
Değirmen |
Pazar, 09 Mart 2008 |

Her ne kadar bugün arabalarımızda bulunan vites kolu eski zamanlarda kayıklarda kullanılan kürekden çok farklı olsa da, insanlar tarihin eski çağlarından beri kürek çekmişlerdir. Özellikle kanocular için düşünülmüş olan yeni bir tip dinlenme ve geceleme noktası olarak pek yakında hayata geçecek olan yapıda, güç kaynağı olarak su kullanılmış ve aynı zamanda özgün, tertemiz ve huzur dolu bir ortam yaratılmış bulunuyor. Finli mimar ve sanaçı Sami Rintala, mimarlık öğrencisi Janne Saario ile birlikte Finlandiya’nın batısında, Helsinki ile Turku’nun ortasına rastlayan yerdeki Salo kasabasında modern bir vahşi ortam kulübesi olarak konumlanacak olan Değirmen’i yaratmış bulunmaktalar. Ahşap konutta, şömine ve uyuma sekileri bile var ve konaklama mekanında gerekli olan enerji ise, akarsuyun tam ortasındaki su değirmeniyle sağlanmakta. 2008 Yılının sonbaharında tamamlancak olan Değirmen, yıllardan beri süregelmekte olan “Sanat ve Bilim Birlikteliği ile Çevresel Etkinlik” kapsamında gerçekleşen Halikonlahti Yeşil Sanat Üçlüsü isimli projenin bir parçası olarak dikkatleri çekiyor. 39 Yaşındak Rintala, İskandinav ülkelerindan Küba, Kanada, Japonya ve Kore’ye kadar bütün dünyada deneysel anlayışta ve çevreyle uyumlu yapılar kurmuş ve binalar yaratmış bulunuyor. Tuija Seipell
( Bu veya benzeri bir konu için - şirketinize,markanıza veya kendinize ait... ya da tanık olduğunuz - Türkiye’den dünyaya ulaştıracağımız cool bir haberiniz ve görüntünüz varsa lütfen bize
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
adresinden ulaşın. )

|
Phooey Mimarlık - Çocuklar İçin Etkinlik Merkezi (Melbourne) |
Salı, 12 Şubat 2008 |
|
 Artık bir kenara bırakılmış nakliye kutularının kreatif anlamda kullanımları hakkında sizleri daha önce de bilgilendirmiştik - ve eğer yeniden tasarım konusunun son derece önemli olduğunu düşünmüyor olsaydık, aynı konuyu tekrar gündeme getirmezdik. Bir de, bugüne kadar böylesine etkili ve güçlü bir şekilde yararlı olmayı başarabilen başka bir projeyle karşılaşmamış olmamız nedeniyle konuyu tekrarlamaktan kendimizi alamıyoruz. Güney Melbourne, Avusturalya'daki bir toplu konut binasının arka bahçesinde konumlanmış olan Skinners Çocuk Parkı'nın yapımını gerçekleştiren Phooey Mimarlık çalışmalarını tamamlamış bulunuyor - hem de, düşük maliyet, çevre dostu ve sosyal sorumluluklar çerçevesinde yaratılan bir çözüm üretmeyi başarmışlar.
Bir an için tasarımı bir kenara bırakalım, mimarlar burada toplumsal dayanışma network'ü için gerekli olan bir alan yaratmış bulunmaktalar; çocukların öğrenerek büyüdükleri bir alan; gereğinde bir kaçış noktası; ailelerin çocuklarının güven içinde olduklarını bildikleri bir mekan. Sonuç ise, Danimarka'da geliştirilen konsepte benziyor; orada da bir semtin çocuklarının kendi oyun alanlarını yaratmaları teşvik edilmekteydi. Güney Melbourne'lu çocuklar söz konusu oyun alanını kendileri yapmamış olsalar bile, etkinlik merkezinin gelişerek büyümesinde etkin rol alacaklar.
 Projenin başından sonuna kadar atık üretiminin sıfır olmasını hedefleyen Phooey mimarları, oyun alanına getirdikleri dört adet boyasız nakliye kutusunu değişik konumlarda yerleştirip, önce kesip, sonra yeni bir düzenle bir araya getirerek uygulamalarını gerçekleştirmişler. Pencereler, çıkıntılar, döşeme karoları ve birleştirme elemanları gibi tüm ilave malzemenin ise dayanıklı, tekrar kullanım özellikli, bozulmayan, yeni amaçlı kullanıma uygun, bakteri üretmeye ve bozulmaya dirençli olmasına özen göstermişler. Hatta nakliye kutularından kesilip atılan veya çıkarılan parçalar bile trabzanlı bir merdiven yapımında kullanıldığı gibi, artanlarla gölgelikler ve çeşitli dekoratif unsurlar meydana getirilmiş.
Nakliye kutularının işlevsel ve başarılı bir şekilde yerleşirilmeleri sayesinde çeşitli kapalı ve açık mekanlar ile özel ve sosyal alanlar yaratılmış. Ders çalışma, sanatsal etkinlikler, dans, oyun ve dinlenme amaçlı noktalar oluşturulmuş. Her kapalı mekanın çevresiyle görsel ve fiziksel bağlantıları bulunmakta; bunu da gerçekleştirirken, her kapalı mekanın bir kum havuzu, oyun alanı, hatta çatıdan akan yağmur sularının toplandığı ve içinde yosunları olan küçük bir havuza açılmasını sağlamayı başamışlar. Melbourne’un sert geçen kış ayları düşünülerek, mekanın kullanımını sürekli kılmak amacıyla, nakliye kutuları baştan başa yalıtılmış. Ve yaz geldiğinde, okyanus üzerinden esen serin meltemler yerinde duramayan çocukların fazla ısınmalarını önlemekte. Andrew J Wiener
( Bu veya benzeri bir konu için - şirketinize,markanıza veya kendinize ait... ya da tanık olduğunuz - Türkiye’den dünyaya ulaştıracağımız cool bir haberiniz ve görüntünüz varsa lütfen bize
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
adresinden ulaşın. )
|
En cool açıkhava gösterim salonu olan ev |
Çarşamba, 06 Şubat 2008 |

En Cool Ev Tipi Gösterim Salonu kategorisinde bir adayımız bulunmakta. Burada gördüğünüz ev tipi gösterim mekanı, arabayla girilen yerlere, oralardan biraz daha küçük olması dışında çok benzerlik gösterirken, evlerin bodum katlarındaki havasız, aile tipi “medya odalarından” bir ışık yılı uzakta.

Yapısında yer alan cam duvarlar, net hatlar, kesintiye uğramadan devam eden ferah boşluklar, eşya ile tıka basa dolu olmayan odalar, masraf yapılarak ve özenle geçekleştirilen detaylar ile bu şık yaşam mekanı, modern ve aynı zamanda yüksek kalite klasik unsurlar taşıyan bir eser olarak öne çıkmakta.

Ancak itiraf etmeliyiz ki, Los Angeles şehir merkezi ile Hollywood manzaralı 3,500 metre kare üzerine konumlanmış bulunan yaşam mekanında bulunabilmek için henüz bir davet almış değiliz. Böyle bir ziyaret, Frank Gehry ile birlikte çalışan ev sahibi, Harvard mezunu (1991) mimar Hagy Belzberg'e bağlı.

Bugün 43 yaşında olan Hagy Balzberg'in 1997 yılında kurduğu, Santa-Monica'da 13 çalışanıyla birlikte faaliyet gösteren Belzberg Architects firmasının tüm ekibi, bu muhteşem yapıyı birlikte tasarlamışlar. Tuija Seipell
( Bu veya benzeri bir konu için - şirketinize,markanıza veya kendinize ait... ya da tanık olduğunuz - Türkiye’den dünyaya ulaştıracağımız cool bir haberiniz ve görüntünüz varsa lütfen bize
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
adresinden ulaşın. )

|
Orta Doğu Merkezi, St Anthony Koleji, Oxford - Zaha Hadid |
Salı, 29 Ocak 2008 |

Bazen aykırı ve daima cesur mimar, Londra'da yaşayan, Bağdat doğumlu Zaha Hadid'in ofisinde yaratılan tasarım planları, akla gelebilecek en geleneksel ve etkin mekan olan Oxford için yepyeni bir bina düşünüldüğünü ortaya çıkarmış bulunuyor.
Softbridge Binası ismiyle anılacak olan yeni kompozit cam yapı, St Anthony Koleji bünyesindeki Orta Doğu Merkezi'nin ek binası olarak, Woodstock Sokağı'nda bulunan biri Kraliçe Viktoryadönemi tarzı ağırlıklı Tudor tarzı taklidi, diğeri Kral Edward dönemi tarzında inşa edilmiş olan 66 ve 68 no.lu binaları birbirine bağlayacak.
Yeni, içbükey yapılanma sergileyen parlak yapı, adeta gökyüzüden düşerek, uyuklayan iki yapının arasında kendine bir yer edinmiş izlenimi veren modern bir heykeli andırmakta. Ancak, coşkulu ve dinamik Softbridge, tüm artılarına rağmen, sanki eski binaların taviz vermeyeceklerini, yaşlı ağaçların öyle kolay kolay ölmediğini biliyor ve ortama yeni katılan unsur sıfatıyla kendisine ayrılan yerle yetinmesi gerektiğini kabulleniyor.

Softbridge binası, bünyesinde konumlanan konferans salonu ve kütüphane ile, eski yerlerinde sıkışık bir alanda faaliyet gösteren sözkonusu iki birim için ferah bir ortam sağlamış olacak. Bunları takiben hedeflenen diğer imkanlar arasında ise, öğrenciler için daha rahat araştırma ve inceleme ortamlarının yaratılması ve kurumun hem akademik hem de sosyal etkinliklerinin buraya yönlendirilmesi bulunuyor. Zemin katın üzerine devam eden diğer katlarda resepsiyon ve sergi alanları ile ana arşiv okuma odası, kütüphane arşiv ve depo odası ve asıl kütüphane yer almakta. Konferans salonu ile ek arşiv ve depo birimi ise bodrum katında bulunmakta.
Kendini cesurca ifade eden Hadid, aynı cesaretle yuvarlak hatlı formlar kullanarak, geleneksel yaklaşımların dışında tanımladığı eserleriyle yeni tasarımlarına devam ediyor ve aralarında Olimpik Su Sporları Merkezi’nin de bulunduğu, İngiltere’de yapmış olduğu bazı yapıları hakkında geniş çapta yapılan olumsuz yayınlara aldırmıyor. Oxford Times’da yayınlanan bir makalede Hadid’in şöyle söylediğine değinilmiş:”Bir kadın olarak benden, her şeyin hoş ve güzel olmasını istemem ve kendimin de hoş ve güzel olması bekleniyor. Bu tipik İngiliz tarzı. Güzel ve hoş binalar tasarlamıyorum. Öyle şeyleri sevmiyorum. Mimarinin ilkellik, hayatiyet ve bu dünyaya ait, gerçekçi nitelikler taşıyor olmasını seviyorum.” Tuija Seipell
( Bu veya benzeri bir konu için - şirketinize,markanıza veya kendinize ait... ya da tanık olduğunuz - Türkiye’den dünyaya ulaştıracağımız cool bir haberiniz ve görüntünüz varsa lütfen bize
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
adresinden ulaşın. )
|
Arthur Casas - Iporanga’da Bir Ev |
Perşembe, 24 Ocak 2008 |

Bir mimarın kendisi için inşa ettiği ev, kendisiyle içinde yaşadığı çevre arasındaki iletişim ve bağları nasıl algıladığının en incelmiş ifadesi olarak anlam kazanır. Atlantik ormanlarının ortasında konumlanmış olan - Arthur Casas'a göre bu dünyanın ötesinde, büyülü Brezilya topraklarındaki - Iporanga'daki kendi Evi, Sao Paulo'nun dışında yer almakta.
Arsanın kuzey ve güney taraflarına doğru uzanan iki adet simetrik dikdörtgen küp, birbilerine bakar şekilde konumlanmış. Yükseklikleri 17 metre olan, iki adet görüntü geçirgen özellikli cam duvar ise, sözkonusu küplerin hemen karşısında yer alarak, evin asıl günlük yaşam alanını ve yemek odasını oluşturmaktalar. Dış cepheyi tamamen saran Cumaru kerestesinden imal edilen ahşap paneller, yapıyı çevreleyen ormanla kolayca uyum sağlamayı başarmışlar.

Cumarı cinsi ahşap yapılanma, iç mekanda zemin döşemesi olarak devam ediyor ve bembeyaz duvarlar nedeniyle daha da belirginleşiyor - minimalist mekandaki tek renk olması da ayrı bir özellik olarak düşünülmüş. İç mekan alanının işlevsel bir şekilde bölünmesi, bir mimar için yapının tasarımını bütünüyle belirleyen belli başlı unsurlardan biridir.
Casas kendi evinde giriş katını, sosyal ve özel kullanım ortamları olarak iki bağımsız birime ayırmış. Mutfak ile hizmet ve çalışma alanları - ki, ayrı bir yatak odası ve banyo da burada bulunmakta - kuzey taraftaki yapının içine yerleştirilirken, bir çalışma odası ve konuk yatak odası ile banyosu aksi yönde konumlanmış. Mekanın bütününü toparlayarak bağlayan geniş günlük yaşam alanının her iki yanında ahşap teraslara yer verilmiş. Adeta sonu yokmuş gibi görünen havuz ise, çevredeki bitki örtüsüyle kucaklaşmakta.

Birinci kata çıkan ve adeta havada yüzer gibi duran Cumaru ahşabı merdivenlerden çıkarken, güney taraftaki küpe konumlanan büyük suitle karşılaşıyoruz. Günlük yaşam alanının üzerinden geçen dar köprü başka bir konuk odası ile banyosuna bağlanırken, aynı zamanda bir cep tiyatrosuna da yol veriyor. Casas’ın Iporanga’daki Evi tasarlamasının asıl amacı, Brezilya ormanlarına kaçma arzusunu gerçekleştirmekti. Kendisi için hazırladığı sığınak, kesinlikle rahatlayabileceği ve yeniden enerji yükleneceği bir mekan olarak belirmekte.Andrew J Wiener
( Bu veya benzeri bir konu için - şirketinize,markanıza veya kendinize ait... ya da tanık olduğunuz - Türkiye’den dünyaya ulaştıracağımız cool bir haberiniz ve görüntünüz varsa lütfen bize
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
adresinden ulaşın. )
|
Saf ve Temiz Yenilikler |
Salı, 22 Ocak 2008 |

Burada TCH'da bulunan bizler, son zamanlarda bütün dünyada mimarların kilise yapılarını değiştirerek farklı kullanımlara uygun binalara dönüştürdüklerini izlemekteyiz; sözkonusu binalar arasında evler, perakende satış mağazaları, kitaplıklar gibi çeşitli yapıların yanı sıra, son derece cool kiliseler de bulunuyor.

Bir su dağıtım kulesini başarıyla yaşama alanına dönüştüren, Utrecht'deki Zecc isimli mimarlık stüdyosunun mimarları Marnix Van Der Meer ve Rolf Bruggink, şimdi de biraz daha da aykırı bir tasarım gerçekleştirmiş bulunuyorlar. Burada gördüğünüz gibi eski bir küçük kiliseyi geniş bir eve dönüştürmeyi başarmışlar - bunu yaparken orijinal yapıya saygı duydukları gibi, yapının karakteristik özelliklerini vurgulayarak öne çıkarmışlar.

Tasarım ekibi orijinal özelliklerin birçoğunu olduğu gibi korumayı tercih etmiş - sözkonusu özellikler gotik tarzda yapılmış vitraylı yüksek pencereler ile koro için yapılmış olan orijinal orgu da kapsamakta. Mekana daha çok ışığın girebilmesi için, evin sokağa bakan cephesine Mondrian'ı çağırıştıran bir cam pencere yerleştirilmiş - bir ihtimal, yakınlardaki Rietveld'in ünlü Schroder Evi'ne bir saygı işareti olarak düşünülmüş olmalı. Alt katta konumlanan ve bütünüyle bembeyaz olan yaşam alanının dışında kalan ve üst kata yerleştirilen tüm özel alanlar ise koyu renge boyanmış.

Ve buradan sadece 100 mil uzaktaki Maastricht'de bulunan 800 yıllık Dominiken kilisesi ise, Selexyz kitap mağazaları zincirinin en son birimi Selexyz Dominicanen isimli bir yapıya dönüştürülerek, bünyesinde barındırdığı hem Hollanda lisanında hem İngilizce kitap koleksiyonlarıyla dikkati çekmekte.
Amsterdam'lı mimarlar Merkx + Girod, tasarımlarında kilisenin orijinal karakterine ve karizmasına sadık kalmaya özen göstermişler; öte yandan alış veriş için gerekli olan çalışma alanını da yaratmayı başarmışlar. Mağazadaki kitapların çoğunu taşıyan çok katlı bir çelik konstrüksiyon yapılandırılarak, çapraz tonozlu tavan örtüsü altında uzanan ve yapıyı boydan boya geçen boşluğa yerleştirilmiş.

Helsinki Üniversitesi kampüsünün doğu tarafına düşen Ostrobothnia bölgesinde yer alan Vikkii Kentsel Yerleşim Merkezinin tasarımı için ülke genelinde açılan yarışmayı JKMM Mimarlık kazanmış bulunuyor. Merkezin odak noktasında konumlanmış olan kilisenin kavak yapraklarını andıran çatı örtüsü, inşaatın tamamladığı 2005 yılından günümüze kadar geçen süre içinde gri renge bürünmüş. Tüm Avrupada yeni kilise tasarımı çoğunlukla modernizmi çağrıştırmaz; dolayısıyla, Helsinki sakinleri JKMM şirketinin mimarlarına başvurduklarında, mimarlar fazlasıyla memnun olmuşlar ve bu durumu, yeniden yapılanmakta olan ve takriben 13,000 nüfuslu kentsel yaşam alanının gelişmesine katkıda bulunabilecekleri bir fırsat olarak değerlendirmişler.

Çoğu İskandinav kilisesi, aynı zamanda, çevrelerinde yaşayan insanların toplandıkları sosyal yaşam alanı olarak da işlev görürler. Gayet tabi ki, mekana özgü dinsel unsurlar var olmaya devam eder. Vikkii Kilisesi’nin merkezi alanı ve buraya bağlanan toplantı salonuna dolan ışık ise, burayı adeta bir katedrale benzetmektedir. Mimarlar iç mekandaki hemen hemen her yüzeyde ahşap malzeme kullanmaya özen göstermişler: meşe kapılar, ladin tavan döşemeleri ve duvarlar ile kavak kerestesinden imal edilen mobilyalar burada bulunanlara adeta bir orman ortamında toplandıkları izlenimi yaşatmakta. Kocaman pencereler mekanı daha da genişleterek, yapının çevresini saran kırsal alanla bütünleşmesini sağlıyor. Ancak, kilise burada yalnız değil; kuzey tarafında yeni bir pazar yeri yapılmış ve güneyinde ise bir park konumlanmış.

Tanrı adına inşa edilmiş olan Tanrı’nın evlerini değiştiriyor olarak düşünülseler de, bu mimarların, gerçekleştirdikleri yenilikler hakkında cemaate açıklamalar yaparak, saflık ve temizliklerini kanıtlamaları gerekmiyor. Andrew J Wiener ve Brendan McKnight

( Bu veya benzeri bir konu için - şirketinize,markanıza veya kendinize ait... ya da tanık olduğunuz - Türkiye’den dünyaya ulaştıracağımız cool bir haberiniz ve görüntünüz varsa lütfen bize
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
adresinden ulaşın. )
|
Zaha Hadid - Nordpark’daki Teleferik |
Cuma, 18 Ocak 2008 |

Bergisel’deki ödüllü Ski Platformunu tasarladıktan sonra, Innsbruck şehri kentin teleferik sistemi Nordkettenbahn için dört yeni istasyon ile sabit bir asma köprü tasarlamak üzere Zaha Hadid’i davet etmiş bulunuyor. Bilgisayara dayalı tasarım ile inşaat ve yapı uygulamaları arasındaki sınırları kaldırarak, bu konuda dünya çapında katkılarda bulunan ZH Mimarlık, büyük buz kütlelerinin formasyonunu ve buz tabakalarının hareketlerini inceleyerek oluşturdukları fikirlerini, otomotiv ve uçak endüstrisinde kullanılan teknolojilere benzer bir tasarıma dönüştürmeyi başarmışlar. Böylece yapının bütününde, değişen oranlarda hareket ve sirkülasyon sağlanıyor.

Yerel halk ve turistler artık şehir merkezindeki yeni Kongre İstasyonu’ndan trene binerek, 20 dakika içinde Seegrube Dağı’nın zirvesine ulaşabilmekteler. Tren, Inn Nehri geçildikten sonra varılan her istasyonu takiben Nordkette Dağına tırmanmaya başlıyor ve yolculuk 1,500 km yükseklikteki Hungerburg İstasyonu’nda son buluyor. Yolcular burada 6,000 m yükseklikteki zirveye kadar giden teleferik kabinlerine akta | |